İnsanlar daha net hedefler ve sonuç almaya dönük politik vaatler bekliyor. Nükleere olan desteğin, ağır propagandaya rağmen bu kadar düşük kalması da bu görüşümü destekliyor. Aslında insanlar gerçekçi ve pozisyonları da bir günden diğerine o kadar hızlı değişmiyor.
YAZI: Ümit ŞAHİN, İPM İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü
İklim Haber ve KONDA Araştırma’nın bu yılki iklim değişikliği çalışmasında en ilgimi çeken üç başlık, Türkiye’de iklim değişikliği yoktur diyenlerin ilk kez inandırıcı bir oranda bulunması, iklim krizine dair endişenin azalması ve İklim Kanunu’na yönelik desteğin oldukça sınırlı kalması oldu. Bu sonuçlar Kasım ayında Türkiye’nin ev sahipliğini ve başkanlığını üstleneceği Antalya COP’undan önce epey kritik bulgular olarak görülebilir.
İklim krizinin varlığına inanıp inanmamayı ve endişe düzeyini bilimsel bilgiden çok günlük hayata dair gözlem ve deneyimler ile toplumun takip ettiği ve güvendiği siyasetçilerin belirlediğini biliyoruz. Elbette medya ve sosyal medyadaki ilgi çekici içeriklerin de etkisi oluyordur. Araştırmada sosyal medyanın olumlu yönde etki yaptığının bulunması ilginç. Her ne kadar X’te fazlasıyla görünür olan komplo teorisyenleri ve iklim inkârcıları muhtemelen seçici algı nedeniyle daha çok dikkatimizi çekse de özellikle TikTok gibi gençler arasında etkili olan mecralarda iklim konusunda daha doğru içerikler paylaşılıyor. Artan orman yangınları ve sellerin her geçen yıl daha çok insanı doğrudan etkilemesi de önemli bir etken olabilir. Zaten liderlerin ve siyasetçilerin iklim değişikliğinin önemi konusunda doğru bir söylem benimsemeleri de uzun yıllardır Türkiye’de inkârcı kampın marjinal kalmasına neden oluyor.
Bundan önceki araştırmalarda inkârcı oranının çok düşük bulunması kamuoyunda yanıltıcı bilgilerin ve dezenformasyonun geçen yıl İklim Kanunu’nun tartışıldığı dönemde olduğu gibi bir anda ilgi odağı olmasıyla çelişiyordu. Bu yıl iklim değişikliği yok diyenlerin %9 bulunması hatta bu oranın kentlerde, orta yaş üzerinde ve dindar muhafazakârlarda daha yüksek olması artan dezenformasyon kampanyalarının kaynağını ve etkisini açıklayabilir. Bu orandaki bir azınlık sesini biraz fazla çıkarsa çok sayıda insanı etkileyecek bir etkiye ulaşabilir. Tabii İklim Kanunu tartışmaları sırasındaki kampanyaların daha fazla insanı inkârcı kampa taşımış olması da olası. Eğer böyleyse %10’a yakın orandaki inkârcılığın COP31 gündemi işgal ettiğinde daha da artması ve etkili olması olası demektir. İklim hareketinin kamuoyunu etkileyebilecek kişiler aracılığıyla bu konuda özel bir çalışma yapması gerekiyor.
İklim krizine dair endişenin de epey azalarak son yıllardaki en düşük seviyeye inmesi ilginç. Bugün her üç kişiden birinin iklim krizi ile ilgili bir kaygı taşımaması veya kararsız olması yine COP31 iletişimi açısından kritik. Bu azalma sürerse gelecek sene bunun Trump etkisiyle ilişkisi olup olmadığına bakmak ilginç olabilir. İklim Kanunu’na olan desteğin ise iklim değişikliğine inanma ve endişe etme oranından bile düşük kalması önemli. Kanun ETS gibi teknik ve parasal ayrıntılara boğulmasaydı muhtemelen bu destek artardı. İnsanların bu konularda bilgisiz olduğunu düşünerek kendimizi kandırıyor olabiliriz. Aslında insanlar daha net hedefler ve sonuç almaya dönük politik vaatler bekliyor. Nükleere olan desteğin ağır propagandaya rağmen bu kadar düşük kalması da bu görüşümü destekliyor. Aslında insanlar gerçekçi ve pozisyonları da bir günden diğerine o kadar hızlı değişmiyor.
Bu araştırmaların bir sonucu da şu bence: Politikaların kamuoyundaki eğilimleri izlemesi bile daha güçlü iklim politikalarına sahip olmamızı sağlamak için yeterli olabilir.


