Hazırlıkları gizlilikle yürütülen ve geçtiğimiz senelerde taslakları basına yansıyan İklim Kanunu Teklifi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. İklim kanunları, iklim değişikliği ile mücadelenin nasıl yapılacağına ilişkin nihai ve ara hedefler içeren, hukuki bağlayıcılığı olan bir yol haritası ortaya koymak üzere hazırlanıyor. Ancak uzmanlar, Meclis’e sunulan İklim Kanunu Teklifi’nin Türkiye’nin karbon emisyonlarının ne zamana kadar ve ne şekilde azaltılacağına dair yeterli bir çerçeve sunmadığı ve bu haliyle bir iklim kanunu olmaktan uzak olduğu eleştirisinde bulunuyor.
Küresel ısınmayı bir buçuk veya en fazla iki derece ile sınırlandırmayı hedefleyen Paris İklim Anlaşması, Türkiye dahil 194 ülke ve Avrupa Birliği tarafından onaylandı. Ancak Anlaşma, bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusunda taraf ülkelere esneklik tanıdığından, birçok ülke, hukuki bağlayıcılığı olan bir yol haritası hazırlığına giriyor. Kısa, orta ve uzun vadeli hedefler içermesi beklenen iklim kanunları, ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelesinde yol gösterici olma amacı taşıyor.
Ekim 2021’de hem Paris Anlaşması’nı onaylayan hem de 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefi koyan Türkiye’nin iklim kanunu, yine 2021 yılından bu yana hazırlık aşamasındaydı. Taslakları dönem dönem basına yansıyan İklim Kanunu Teklifi, 20 Şubat 2025’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunuldu. Ne var ki uzmanlar, iklim değişikliği ile mücadeleye dair somut düzenlemeler veya ara hedefler içermeyen metnin, bu haliyle bir iklim kanunu olarak okunamayacağını belirtiyor.
İklim Kanunu Teklifi hakkında değerlendirmelerine başvurduğumuz Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı, İklim Kanunu Teklifi’nin, “Adı ‘iklim kanunu’ olsa da, aslında iklim değişikliğini durdurmaya yaraması mümkün olmayan, yalnızca bir piyasa yaratılmasına yarayacak bir kanun düzenlemesi” olduğunu aktarıyor.
Net sıfır hedefi tarihi olan 2053’ün dahi yalnızca gerekçe kısmında verildiğine dikkat çeken Köybaşı, bu kısmın hukuki bağlayıcılığının ikincil olduğuna dikkat çekiyor. Köybaşı’na göre Kanun’da 2030, 2040, 2050 ve 2053 için emisyon azaltım hedeflerinin açıkça yazılması gerekirdi.
Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu ise İklim Kanunu Teklifi’ni endişeyle okuduğunu belirterek, “Genel olarak taslağın verdiği his, daha çok iklim değişikliğinden gelebilecek ekonomik kazancın regüle edilmesi gibi görünüyor” diyor.
İklim krizini bir “fırsat” olarak tanımlayan Kanun Teklifi’nde önemli bir vizyon sorunu olduğunu vurgulayan Ediboğlu, çevresel koruma karşısında kalkınmanın önceliklendirmesini de eleştiriyor. İklim değişikliği ile mücadelede, çevresel korumanın garanti altına alınması gerektiğini vurgulayan Ediboğlu’na göre Teklif’te “Tam tersi yapılmış ve her noktada kalkınma şerhi getirilmiş veya kalkınma ile çevresel koruma karşı karşıya getirilmiş.”
İklim Masası’nın İklim Kanunu Teklifi hakkında görüşlerine başvurduğu Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı’nın ve Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu değerlendirmeleri şu şekilde:
“İklim Kanunu Değil, Emisyon Ticareti Düzenlemesi Kanunu”
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Kurucu Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı, İklim Kanunu teklifinin, daha önce internette dolaşan taslağa çok benzediğini, ancak onun da gerisinde kalan bir düzenleme olduğunu söylüyor.
“Öncelikle ben bu teklifi bir iklim değişikliği kanunu teklifi ya da iklim kanunu teklifi olarak okumazdım veya öyle kabul etmiyorum. Bu bir emisyon ticareti düzenlemesi kanunu” diyen Köybaşı şu şekilde devam ediyor:
“Kanunun içeriğine baktığımız zaman, iki bölüme ayrıldığını görüyoruz. İlkinde iklim değişikliğinin ne kadar önemli olduğuna dair güzel cümleler ve ‘iklim adaleti’ veya ‘adil geçiş’ gibi süslü kavramlar yer alıyor. Ancak bunlarla ilgili hiçbir somut düzenleme yok. İklim değişikliğinin önlenmesi için emisyon azaltımından bahsediliyor ancak net sıfır için bir tarih bile verilmemiş.
Net sıfır hedefi tarihi olarak 2053, yalnızca gerekçe kısmında geçiyor; ana metinde, yani kanun metninde ise bu tarih geçmiyor. Gerekçe kısmının hukuki bağlayıcılığı ikincil; tarihe yalnızca o kısımda yer vermek, sorumluluktan kaçmanın bir yolu”
“2053 Hedefinin Hukuki Bağlayıcılığı Yok”
Şu andaki net sıfır emisyon hedefi tarihinin, Cumhurbaşkanlığı kararı ile belirlenmiş durumda olduğunu hatırlatan Köybaşı, “Bunun bir bağlayıcılığı yok. Bir sonraki cumhurbaşkanı, ‘ben bu kararı değiştiriyorum, net sıfır hedefini 2070 senesine erteliyorum’ dediği zaman, yapacak bir şey yok. Bu nedenle bu kanunda net sıfır tarihinin bile belirlenmemiş olması, kabul edilebilir bir şey değil.
Kanunda 2030, 2040, 2050 ve 2053 için açıkça emisyon azaltım hedefleri yazılmalı ve böylece yürütme çerçeve içine alınmalıydı. Bu haliyle yürütme için, yani cumhurbaşkanlığı için, hiçbir bağlayıcılığı yok. Kimin, nasıl, ne kadar emisyon azaltacağı belli değil. Sadece şirketler için piyasa oluşturulmuş; bunun ötesinde devlete yüklenen hiçbir sorumluluk yok” diyor.
Ara Hedefler Konulmaması Gençlere Yönelik Hak İhlali
Net sıfır hedefi olarak 2053 tarihinin bile yazılmamış olmasının, dünyadaki diğer iklim değişikliği kanunlarına da çok aykırı bir durum olduğunu ifade eden Doç. Dr. Serkan Köybaşı konuşmasına şöyle devam ediyor: “Hatta Almanya Anayasa Mahkemesi kararına ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Klima Seniorinnen ile ilgili kararına göre de bir hak ihlali.
Almanya Anayasa Mahkemesi, Neubauer kararında, ‘sen devlet olarak 2050’de net sıfır hedefine ulaşacağını söylemişsin ancak ara hedeflerini yazmamışsın, onları da yaz,’ diyordu. Çünkü Almanya’nın kanununda 2030’a kadar %55 azaltım, 2050’de ise net sıfır hedefi bulunuyordu; Almanya Anayasa Mahkemesi, bu hedefleri dahi yeterli bulmadı ve ara tarihler de verilmesi gerektiğini söyledi. Bunun üzerine, 2040 yılına kadar %80 azaltım hedefi eklendi.
Almanya Anayasa Mahkemesi, ara hedefler bulunmamasının, gençlerin ilerideki haklarını ihlal ettiğini söyledi çünkü kanun, 2030’dan sonra karbon emisyonlarında inanılmaz bir azaltım yapılmasını gerektiriyordu. Mahkeme, bu yükün, bugün genç, 2030’dan sonra ise yetişkin olacakların omuzuna bineceğini ve bu nedenle adil olmadığını söyleyerek hak ihlali buldu.
Bizim kanunda ise hiçbir tarih yok; 2030 da yok 2053 de yok. Yalnızca bir net sıfır hedefinden bahsediliyor ancak bu da cumhurbaşkanlığının iradesine bağlı ve dilediği şekilde değiştirilebilir. Kanun olduğunda ise bunu yapamaz. Dolayısıyla Meclis’in yapması gereken, hem bugünkü hem de ilerideki cumhurbaşkanlarını kanunla bağlayacak bir düzenlemeydi. Bu kanun ise çerçevesi düzgün çizilmemiş bir kanun.”
Bahsedilen Kavramlara Dair Hiçbir Somut Düzenleme Yok
“Kanunun ilk bölümünde ‘iklim adaleti’, ‘adil geçiş’ gibi önemli kavramlardan bahsediliyor ama bunlara dair hiçbir somut düzenleme yok.
Örneğin iklim adaletinin, iklim değişikliğinden kadınlar, çocuklar ve yaşlılar daha çok etkileneceği için önemli olduğu söyleniyor. Ancak bu kesimlerin nasıl korunacağına yönelik herhangi bir önleyici düzenleme yok; devlete yüklenmiş herhangi bir sorumluluk yok.
Benzer şekilde ‘adil geçiş’ tanımlanmış; fakat örneğin karbon yoğun sanayilerde çalışan işçiler işlerini kaybederse ne olacağına dair herhangi bir düzenleme yok.
‘İklim çalışan insanlar bu kavramları seviyorlar, kanun teklifinde kullanalım,’ gibi bir yaklaşım var burada. Ama bunlara yönelik herhangi bir yükümlülük yaratılmamış kanunla.
Azaltım konusunda da böyle bir durum var. Mesela, ‘ilgili kurum ve kuruluşlar salım azaltımı yapar’ ya da ‘ilgili kurum ve kuruluşlar gerekli önlemleri alır,’ gibi ifadeler var. Bu ‘ilgili kurum ve kuruluşların’ kim olduğu da belli değil. Hangi kurumun ne projesi hazırlayacağına dair hiçbir ayrıntı yok.’’
“Kanun İklim Değişikliği ile Mücadeleyi Amaçlamıyor”
“Fakat kanunun ikinci kısmına, yani emisyon ticareti sistemine geldiğimizde, orası tam bir kanun gibi. Bu bölüm oldukça ayrıntılı. Hangi kurumun ne görevi olacağı, piyasanın nasıl düzenleneceği, bu piyasadaki kurallara uymayanların ne ceza alacağı gibi her şey çok ayrıntılı düzenlenmiş.
Öyle anlaşılıyor ki iklim krizinden ve Türkiye’de yaşanacak sorunlardan tek anlaşılan şey: Biz bundan nasıl bir piyasa yaratırız? Nasıl para kazanırız? Büyümeye nasıl katkı sağlarız? Bu kanunun yapılmasındaki amaç, iklim değişikliğinin azaltılması veya durdurulması değil. Amaçlanan, yeni bir piyasa yaratılması ve ‘yeşil büyüme’ye hizmet etmesi.
Kanunun birçok yerinde yeşil büyümeden, sektörel ihtiyaçlardan, kalkınma önceliklerinden söz ediliyor. Tamamen ekonomik, büyüme saplantısından çıkamamış bir çerçeve var. Adı ‘iklim kanunu’ olsa da aslında iklim değişikliğini durdurmaya yaraması mümkün olmayan, yalnızca bir piyasa yaratılmasına yarayacak bir kanun düzenlemesi bu.”
“Eğer bu kanunu Avrupa’ya satabilirlerse, ‘bakın biz iklim kanunu yaptık, iklim değişikliğine karşı mücadele ediyoruz,’ diyerek, gümrükte emisyon vergilendirmesinden (Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması) muaf tutulmak isteyecekler. “Biz karbon emisyonlarını zaten içeride vergilendiriyoruz,’ diyecekler. Ancak konuyu bilen biri okuduğunda, devletin, iklim değişikliği ile hiç ilgilenmediğini zaten anlayacak.
İklim değişikliği, devletin bir politikası veya sorunu değil. Türkiye’nin yaşayacağı sorunlar; insanların evlerini, tarlalarını, yaşam şartlarını kaybedecek olması, devleti hiç ilgilendirmiyor. Devleti ilgilendiren, ekonominin biraz daha büyümesi ve yeni bir piyasanın yaratılması. O nedenle bu kanun, kesinlikle bir iklim değişikliği kanunu değil. Bu, bir emisyon ticaret sistemi kanunu.”
“Amaç Ekonomik Kazancın Regüle Edilmesi gibi Görünüyor”
Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu ise iklim değişikliğini “fırsat” olarak görmenin ciddi bir vizyon sorununa işaret ettiğini söylerken, “Taslakta yer alan ‘genel gerekçe’ kısmında şöyle bir paragraf bulunuyor: ‘İklim değişikliğinin de etkisiyle değişen ve dönüşen dünyada, bu dönüşümün aynı zamanda fırsatlar sunduğu ve bazı sektörlerde olumlu etkiler yaratabileceği gerçeği de göz ardı edilmemelidir.’
İklim değişikliği ile mücadele, üretim şeklinin daha az karbon yoğun hale gelmesini gerektirdiği için pek çok sektör değişiyor. Bu değişime ayak uydurulabilmesi için de gelişmekte olan devletlere finansal destek sağlanıyor. İklim değişikliği ile mücadeleye içkin bir durumu ‘fırsat’ veya ‘olumlu etki’ diye yorumlamak ve bunu kanuna yazmak, bana göre ciddi bir vizyon sorununa işaret ediyor” diyor.
Dönüşümün çok zahmetli, uzun vadeli ve çok masraflı bir süreç olduğunu söyleyen Ediboğlu’na göre, değişimin pek çok sektöre getireceği sancılar ve devlete olan maliyeti o denli büyük ki, devletler hâlâ bu mücadeleyi etkin yürütmekten imtina ediyorlar: “Emisyon ticaretinden veya yurtdışından gelecek finansman desteği, iklim değişikliğiyle mücadelede – tabiri caizse – devede kulak miktarlardadır.
Tabii ki emisyon ticareti gibi ‘fırsat’ olarak görülen konular da regüle edilecek. Fakat bu regülasyonların gerekçesi, ‘fırsat’ veya ‘olumlu etki’ ifadelerine gerek olmadan, mücadelenin bir parçası olarak zaten kendine yer bulacaktır. İklim Kanunu’na bu ifadelerin girmesi, en kibar haliyle talihsiz bir durum. Bu ifadeleri okuyunca aklıma, COP29 Başkanı’nın, dünyanın gözüne baka baka, petrol ve gaz için ‘Allah’ın lütfu’ demesi geldi.
Zaten taslakta çoğu alan, jenerik denecek seviyede yazılmışken, emisyon ticaretinin detaylılığı göze batıyor. Genel olarak taslağın verdiği his, daha çok iklim değişikliğinden gelebilecek ekonomik kazancın regüle edilmesi gibi görünüyor.”
“Kalkınma Çevresel Koruma Karşısında Önceliklendirilmiş”
Türkiye’deki geçmiş deneyimlerin kalkınma ile çevre koruma karşı karşıya geldiğinde, kazananın çoğunlukla kalkınma olduğunu gösterdiğini aktaran Dr. Ezgi Ediboğlu, “Bu bağlamda, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında, kalkınma hedefine karşı çevresel korumayı garanti altına alacak yöntemler gerekliydi. Fakat tam tersi yapılmış ve her noktada kalkınma şerhi getirilmiş veya kalkınma ile çevresel koruma karşı karşıya getirilmiş. Örneğin, ‘Ulusal Katkı Beyanında, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda ülkenin kalkınma öncelikleri ve özel koşulları göz önünde bulundurulur ve bu çerçevede önlemler alınır’ gibi bir ifade kullanılmış” derken sözlerini şöyle tamamlıyor:
“Yeşil iş tanımı bile bu bağlamda sorunlu. Yeşil işler, ‘Çevrenin ve doğal kaynakların korunmasına ve çevre kalitesinin geliştirilmesine katkıda bulunarak sürdürülebilir kalkınmayı ve yeşil büyümeyi destekleyen iş(…)’ olarak tanımlanmış.Taslaktaki bazı cümlelerin içeriği ise yanlış. Örneğin, şu paragrafı ele alalım:
‘İklim değişikliğinin neden olduğu afetlerin önlenmesi, bu alandaki iş birliklerinin güçlendirilmesi, kayıp ve zararların giderilmesi ve bunların iklim değişikliğinin neden olduğu adaletsizliği ortadan kaldıracak şekilde gerçekleştirilmesi yapılan mücadelenin somut adımları olmaktadır.’
‘İklim değişikliği ile ilgili somut adımlar’ denilince; seragazı azaltımı, hedefe yönelik politikalar ve mevzuat gelişimi, tüm aktörlerin sürece dahil edilmesine yönelik çalışmalar gibi pek çok madde akla gelebilir. Fakat ‘afetlerin önlenmesi’ ve ‘kayıp ve zararın giderilmesi’, somut adımlar değildir.
‘Afetlerin önlenmesi’ gibi bir hedef tanımı bile teknik olarak doğru olmayacağı için böyle bir ifadenin hiç yer almaması uygun olacaktır. Kayıp ve zararın giderilmesi ise şu aşamada bir hedeften fazlası değildir.
Eğer Türkiye, ‘Gerekçe’ kısmındaki somut adımları baz alsaydı, elimizde sadece işbirlikleri kalıyor olacaktı. Fakat kanunda; finansman, teknoloji transferi gibi somut adımlar içeren maddeler bulunuyor. Dolayısıyla ‘Gerekçe’ kısmının, kanunun içeriğine uygun olması, hatalı ifadeler içermemesi gerekiyor.
Dilde Özen ve Üslup Sorunu Var
Daha ciddi bir örnek ise ilkeler maddesinde görülebilir: ‘İklim değişikliği ile mücadelede genel ilkeler şunlardır: İklim değişikliği ile mücadelede, ülkemizin ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkesi dikkate alınarak, eşitlik, iklim adaleti, ihtiyatlılık, katılım, entegrasyon, sürdürülebilirlik, şeffaflık, adil geçiş ve ilerleme yaklaşımları esas alınır.’
Bu madde, sanki tek ilke ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkesi’ ve diğer yaklaşımlardır, gibi okunuyor. Oysa çevre hukuku ilkeleri gelişme aşamasında ve örneğin ‘ihtiyatlılık’ bir ilke midir, değil midir, bu henüz tartışılıyor. ‘Eşitlik’ ise bir ilke. Yaklaşımların ve ilkelerin net olarak ayrılması gerekiyor.
Taslakta, yerel yönetimlerin iklim değişikliği planı yapmaları isteniyor. Ancak bu planların onayı, Valilikler altında kurulacak olan İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu’na bırakılıyor. Yerel yönetimlerin, planlarını, ‘karara bağlanmak üzere’ bu Kurul’a sunmaları gerekiyor.
Ancak belediyelerin kendi planlarını, Ankara’daki siyasetin bir uzantısı olan Valiliklerdeki bir birime bırakmaları, idari vesayeti de aşan bir durum. İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu, planlara onay vermezse ne olacak?
Ayrıca denetimle ilgili bir maddede de, yetkililerin yaptıracakları analiz ve ölçümlerin giderlerinin denetlenen tarafından karşılanması gerektiği ifade ediliyor. Bu maddenin de hakkaniyeti ve riskleri tartışılmalı.”